• KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI TANITIM FİLMİ
  • EFSANE TÜRKÜ HAYDE’Yİ “DOĞA İÇİN ÇAL”DILAR
  • KARADENİZ’İN EN İYİ 10 TARİHİ YERİ
  • KARADENİZ’İ BİR DE BÖYLE İZLEYİN

logo

DOĞU KARADENİZ’DE KONUŞULAN DİLLER

26 Eylül Dil Bayramı dolayısıyla KaraM&Patika Medya işbirliği ile Doç. Dr Bilgehan Atsız Gökdağ’ın “Doğu Karadeniz’de Konuşulan Diller ve Türkçe ile Etkileşimleri” adlı makalesini yayınlıyoruz.


d.krd-diller2Birinci Türk Dil Kurultayının toplandığı gün olan 26 Eylül, kurultayda alınan kararla Dil Bayramı olarak kutlanır. Bu kurultay,Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun (o zamanki adıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti) ilk kurultayıdır. 

Patika Medya olarak’da Dil Bayramı dolayısyla Doğu Karadenizde konuşulan dilleri ele aldık. bu nedenle de KaraM (Karadeniz Araştırmaları Merkezi) ile yaptığımız iş birliği ile Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Doç. Dr Bilgehan Atsız Gökdağ’ın “Doğu Karadeniz’de Konuşulan Diller ve Türkçe ile Etkileşimleri” adlı makalesini yayınlıyoruz.       

Özet
Karadeniz Bölgesinin doğu kesimlerinde konuşulan Rumca ile Ermenicenin bir kolu olan Hemşince; Hint-Avrupa dilleri grubuna; Gürcüce ve Lazca ise Kafkas dil grubuna dâhildir. Trabzon’un bazı köylerinde konuşulan Rumcanın yakın zamanda artık konuşurunun kalmayacağı öngörülmektedir. Türkçe başta olmak üzere Lazca ve Farsçanın bölgede konuşulan Rumca üzerinde etkilerinin olduğu söz varlığından anlaşılmaktadır. Konuşma dilinde cümlelerde geçen söz varlığının neredeyse yarısı Türkçedir. Lazcayı anadil olarak öğrenenlerin sayısı gittikçe azalıp yok olma sürecine girmiştir. Özellikle iletişim ve bilişim teknolojisinin gelişip köylere kadar girmesi dil kullanımının alanını çok daraltmış olup bundan Lazca da fazlasıyla etkilenmiştir. Bugün Rize’de yaşayan Hemşinliler içinde Ermenice kelimelerin bulunduğu Türkçeyi, Artvin’de yaşayanlar ise Ermenicenin bir lehçesi olan Homşetma dilini konuşmaktadırlar. Hopa Hemşinlileri kendini Türk hissetmektedir. Dillerinin Ermenice olduğunu yeni yeni öğrenmeye başlamışlardır. Bazıları bunu kabul etmez, fakat dil bilimine göre Ermenicedir. Rize Hemşinlileri ya bu dili unutmuşlardır ya da hiç konuşmamışlardır. Türkiyeli Gürcülerin yaklaşık 400 yıl Osmanlı-­‐Türk yönetimi altında kalmalarına karşın, dillerini başka ülkelerdeki Gürcülere kıyasla daha iyi koruduklarını göstermektedir. Türkiye Gürcülerinin dillerini koruyabilmeleri, çoğunluğunun kırsal kesime yerleşmiş olmalarına bağlanabilir. Gürcüce başta olmak üzere bölgede kullanılan diller Türkçe karşısında gittikçe gerilemektedir.

Toplum dil bilim, dil ve toplum arasındaki ilişkiyi ele alır. Farklı toplumsal katmanlarda, farklı dil değişkelerinin varlığı, dilin toplumsal belleklerin oluşmasındaki rolü, hem dili hem toplumu anlamak açısından önemlidir. Son dönemlerde Türkiye’de dille ilgili popüler yayınların çoğalması, toplumun dil konularıyla ilgilendiğini göstermektedir. Günlük gazetelerde dille ilgili köşelerin bulunması da bu anlamda dikkat çekicidir. Söyleyiş ve yazım yanlışları, anlatım bozuklukları, başka dillerden alınmış kelimelerin yanlış kullanımı, dil kirlenmesi, dilde yozlaşma, etimoloji, dil eğitimi, yabancı dilde eğitim vb. konular gazete, dergi ve kitaplarda yoğun olarak tartışılmaktadır.

Toplum dil bilimin ele alması gereken başlıca konulardan birisi dil ilişkileridir. Ancak bu konuda çok fazla çalışmaya rastlanmamaktadır. Halbuki Türkiye Türkçesinin Kürtçe, Arapça, Kafkas ve Slav dilleriyle temasları dil ilişkileri açısından araştırılmayı beklemektedir. İki dillilik durumu, geçmiş-­‐ ten bugüne Türkiye’nin değişmez bir olgusudur. 1927’den 1965 yılına kadar yapılan nüfus sayımlarında her dil topluluğunun sayısı belirlenmekteydi. 1965’ten sonraki nüfus sayımlarında bu uygulama kaldırıldığı için ülkedeki iki dilliliğin sayısal ölçümü sağlıklı olarak yapılamamaktadır.
Toplumsal ilişkilerdeki dilsel belirleyiciler, kibarlık tutumları, halk değerlerini ifade etme biçimi ve söyleyiş biçemi farklılıkları da dil kullanımıyla ilgili özellikler olup toplum dil bilimsel yeti alanı içindedir.

Türkiye’nin dil envanteri güncel değildir. Dünya dilleri üzerine kap-­‐ samlı çalışmalara yer veren ethnologue.com’un Türkiye raporuna göre Türkiye’de Türkçe’yle birlikte 36 dil konuşulmaktadır. UNESCO’nun, 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı Tehlike Altındaki Diller Atlası, Türkiye’de 15 dilin tehlike altında olduğunu göstermektedir. Bunlar içinde mesela son derece tehlikede olan dillerden birisi Hertevin dilidir. Ethnologue.com’a göre Siirt kökenli, Kuzeydoğu Arami dillerinden birisi olan Hertevincenin 1999’da bin konuşuru bulunmaktadır. Ciddi anlamda tehlikede olan diğer diller içinde ise Gagavuzcayı, Türkiyeli Yahudilerin konuştuğu Ladino ve Süryaniceyi; Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Çingene dilleri (Atlasta yalnızca Romani bulunmakta), Süryaniceye benzeyen Suret (atlasa göre Türkiye’de bu dili konuşan kalmamış, başka ülkelere göç etmişlerdir), Ermenice, Abhazca, Adige, Kabar-­‐Çerkes dillerini de göstermektedir. Ayrıca aynı kaynak, Türkiye’deki üç dilin kaybolduğunu da belirtmektedir. Bunlardan birisi, Kapadokya Yunancasıdır. Diğeri, Diyarbakır Lice’deki Kamışlı köyünde konuşulan Mlahso dilidir. Suriye’ye göç eden köylülerden İbrahim Hanna’nın 1995’te ölümüyle bu dil ölmüştür. Sonuncusu ise Ubıhçadır. Bu da Tevfik Esenç’in 1992’de ölmesiyle kaybolmuştur.

Türkiye’nin toplum dilbilimsel haritası içinde ikidillik (bilingualism) ve çok dillilik (multilingualism) olarak tanımlanan olguların önemli bir yeri bulunmaktadır. Mesela, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu halkının büyük bir çoğunluğu, Türkçe dışında Kürtçe ve Arapça konuşuru olarak dikkati çekmektedir. Marmara ve Ege bölgesinde daha çok Balkan coğrafyasından gelen ve özellikle Arnavutça ile Boşnakça konuşan bireyler bulunmaktadır. Karadeniz’de, İç Anadolu’da ve ağırlıklı olarak Marmara’da ise Kafkas dilli bireylere rastlanmaktadır. İşte sözü edilen bu konuşurların kullandıkları dil yapılarının zaman ve mekâna bağlı olarak gösterdiği değişiklikler, toplum dil bilimin inceleme alanlarından birisidir. Söz gelimi, iletişim sırasında iki dilden birisi yetersiz kaldığında; uygun kelime, cümle veya yapı bulunamadığında; konuşulan kişinin de aynı iki dile sahip olmasının verdiği rahatlıkla, başka bir ifadeyle dilsel dayanışma durumlarında ya da üçüncü kişiden bir durumun saklanması gibi sebeplerle ikinci dile başvurulmakta ve bu da dil karışmalarına sebep olmaktadır. Tek bir söylem içinde iki dile ait unsurların kullanımı anlamına gelen bu olgu, dilbiliminde kod değiştirimi (code switching), kod etkileşimi (code interacaction), kod karıştırımı gibi farklı terimlerle adlandırılmaktadır. Buna sebep olan bir başka durum da geçiş yapılan dildeki hâkimiyettir. Bu konuda yapılan araştırma sonuçlarına göre ileri düzeyde dil yetisi olan bireyler, daha çok cümle içi (intrasentential); daha az dil yetisi olanlar ise cümleler arası (intersentential) ya da kısa, kalıp ifadeler yoluyla kod değiştirimi yapmaktadırlar.

Türkiye’de yaşayan topluluklar içinde bu olgunun örneklerine sıklıkla rastlanmaktadır. Mesela Türkçe-­Lazca konuşan iki dilli bireylerde kod değiştirimi incelenmiş ve hangi durumlarda diğer dillerine başvurdukları ortaya konmuştur. Buna göre sözü edilen bireylerin, aradıkları kavramları Lazcada bulamadıklarında veya söz konusu kavramların karşılığı Lazcada unutulduğu için, bazen de Türkçe ile daha kolay ifade edebilecekleri durumlarda kod değiştirdikleri belirtilmiş ve bununla ilgili bazı örnekler verilmiştir.

Hayde, sufra kodidgu “Haydi, sofra kuruldu.”
Tamam, vogni da vogni “Tamam, anladım, anladım.”
Yok canım, mutxa şpkomi, sutlaşi “Yok canım, şey yedik, sütlaç.” örnekle-­‐ rinde kullanılan“haydi”, “tamam” ve “yok canım” sözleri, Lazca cümlelerin içine yerleştirilen cümle dışı kod değiştirimini gösterirken;
Çayi va şum i? “Çay içiyor musun?”
Bedava molaxes “Bedava oturuyor” örneklerindeki altı çizili unsurlar, cümle içi kod değiştirimini göstermektedir. Bu olgunun bir başka çeşidi olan cümleler arası kod değiştiriminin örnekleri ise aşağıya alınan cümlelerde dikkati çekmektedir:
Uri uğurtu do ameliyati iyu do. Nebahat Yenge yanında kalacak bugün “Ur(u) vardı ve ameliyat oldu. Nebahat Yenge yanında kalacak bugün.” Orhani moxtasedu da, va moxtu. Mo ya mextu, hiç aramadı mı?
“Orhan gelecekti, gelmedi. Neden gelmedi, hiç aramadı mı?
Bu konuda başka bir örnek, Hatay’daki Arapça-­Türkçe konuşurlarıdır. Bu iki dilli bireylerin de Türkçe konuşmalarına Arapça; Arapça konuşmaları arasına Türkçe yapılar ekledikleri gözlenmiştir:
Ene icdid Yeni Emniyet “Yeni Emniyetin ordayım.” İftah hıs televizyon “Televizyonu aç.”,
Ene rayeh el valilik “Ben valiliğe gidiyorum.”,
Hattayt tieb mid çamaşır makinesi “Çamaşırları makineye koydum.”

İki veya çok dilli bireylerde görülen tek dilsel olay kod değiştirimi değildir. Bir dilin diğerinden baskın olması, genetik akrabalık, ilişkinin süresi ve yoğunluğu, politik ve sosyal etkenler gibi sebeplerle ilişki hâlinde olan diller, değişik ölçülerde birbirinden etkilenebilir ve bunun neticesinde de birtakım ek, sözcük veya söz dizimsel yapıları birbirlerinden ödünç alabilirler. Johanson tarafından kod kopyalama (code copying) terimiyle açıklanan5 bu olgunun örneklerine Türkiye’de konuşulan dillerde de yoğun olarak rastlanmaktadır. Mesela Kürtçedeki Türkçe etkisi, Kürt dilli bireyle-­‐ rin dilinde değişik katmanlarda kendini göstermektedir:

qılli darmadağın bû “Hepsi darmadağın oldu.” cümlesinde görülen dar-­‐
madağın kelimesi;
Xaniki -­‐da äm yaşamiş dıbûn “Biz aynı evde yaşıyoruz.” cümlesinde ise Türkçe bulunma hâli eki –da ile yaşa-­‐ fiili ve –miş eki, bu anlamda dikkat çekici unsurlardır.

Standart dil konuşurlarının, bölgesel ağızlar karşısında değişen tutumları da toplumsal dilbilimin inceleme alanlarından biridir. Bu konuda yapılan bir araştırmada Doğu ağızlarına ilişkin olumsuz değerlendirmeler yapılırken Karadeniz ağızlarının “sevimli”; Batı ağızlarının ise dilbilgisel, sosyal ve dilsel çekicilik açısından en olumlu biçimde değerlendirildiği ortaya konmuştur. Ancak bunun, belli bir dilsel donanımla ilgili olmadığı; değerlendirmelerin daha çok sosyal, kültürel ya da politik sebeplerden kaynaklandığı gözlenmiştir. Çünkü Doğu ağızları ile ilgili tutumlarda eğitimsizlik, düşük sosyal statü, ekonomik eşitsizlik ve terör gibi olaylar belirleyici olmuş ve bölge insanı kaba, sevimsiz ya da sıkıcı olarak tanımlanmıştır. Aynı şekilde Karadeniz ağzı ile konuşanların olumlanmasında da onların kendine güvenen, nüktedan veya neşeli olmalarının ölçü alınması, deneklerin konuya duygusal yaklaştıkları sonucunu vermiştir.

RUMCA

Bugün Trabzon’un 50 civarında köyünde konuşulan Rumcaya Romaika, Romayika gibi adlar da verilmektedir. 1965 nüfus sayımının verilerine göre 4535 kişi bu dili ana dili olarak konuştuğunu ifade etmiştir. İngiliz Independent gazetesinin 3 Ocak 2011 tarihli haberine göre 5000 kişinin bu dili konuştuğu ifade edilmektedir. Haberin devamında Cambridge Üniversitesi’nden filoloji uzmanı Dr. Ioanna Sitaridou’nun görüşlerine de yer verilmiştir. Bugün bilinen diğer Yunan lehçelerinde mastar kullanımının kaybolduğuna dikkat çeken Sitaridou, Romeika lehçesinde yalnızca mastarın olmadığını, aynı zamanda Latin dilleri dışında daha önce gözlemlenmemiş mastara ait ilginç yapılar bulunduğunu ileri sürmüştür. Sitaridou’ya göre bugün Romeika lehçesini konuşanların antik Yunanlılar’ın doğrudan torunları mı olduğu, yoksa antik Yunan kolonicilerinin zoruyla onların dillerini kullanan yerli bir halktan mı geldikleri bilinmemektedir.

Haberde, yazılı bir formu olmayan Romeika lehçesinin bugün yok olma tehlikesiyle en fazla karşı karşıya olan diller arasında bulunduğu saptaması da yapılmıştır. Yazıda Romeika lehçesinin yanı sıra, Sitaridou’nun bu lehçeyi konuşanlara dair sosyolojik tespitlerine de yer verilmiştir. Romeika lehçesini konuşanların tamamının Müslüman olduğunu söyleyen Sitaridou, bu insanların son derece içlerine kapalı olduğunu ve topluluk dışı hemen hiç evlilik yapmadığını vurgular.8 Halbuki yörede yaşayan ve artık daha çok orta ve yaşlı kuşağın kullandığı Romeika lehçesini kullananların topluluk dışı evlilik yaptıkları bilinmektedir. Bu dili kullananların toplumdan izole olması söz konusu değildir. Halk, Türk ve Müslüman kimliğine özellikle vurgu yapmaktadır. Rumluğu kesinlikle kabul etmemektedir. Rumlar zaten 1924 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan mübadele anlaş-masına göre bölgeden ayrılıp Yunanistan’a göç etmiştir. Ancak son dönemlerde bölgede yaşayan gençler arasında az da olsa kimlik sorunu baş göstermiştir.

RTÜK’ün 13 Kasım 2009 da yürürlüğe giren bölgesel dillerde yayın yapma yönetmeliğine göre Trabzon’da Pontus Rumcası ve Yunanca yayın yapılabilecek haberine yorum yapan kişilerin görüşlerinde bir krizin izlerini görmek mümkündür. Ayrıca Kürtlere bu tür haklar veriliyorsa kendilerinin bundan mahrum bırakılmamasını belirten yorumcular en azından Rumca konuşanların Kürtler gibi bölücü olmadığını vurgulamaktadırlar. RTÜK yönetmeliğine göre bölgesel dillerde yayın serbestliği getirilmiş olsa da şu an için Rumca yayın yapan bir kitle iletişim aracı bulunmamaktadır.

Beraat Kayaoğlu: Mesela ben dinleyeceğim. Neden mi dinleyeceğim? Bu ülkenin topraklarında yaşayan bu topraklarından geçinen bu ülkenin vatadaşı olan ‘kürt’ halkı ‘kürtçe’ adındaki dili resmileştirdi yayınlattı tüm türk halkına izlettirmeye çalışılıyor. ‘kürt’ dediğimiz insanlar! bu ülkede yaşamış olmalarına rağmen kendilerine bir harita çizmiş burası ‘kürdistan’ diyorlar. bu VATAN HAİNleri bunu özgürce yapabiliyor. kimsede sesini çıkarmıyor. gelelim bu radyoyu kimin dinleyeceği sorusunun cevabına. bu ülkede ‘kürtçe’ ‘lazca’ ‘çerkezce’ ‘boşnakça’ ‘zazaca’ hatta ve hatta ‘ingilizce’ ‘almanca’ konu-­‐ şuluyorsa ‘rumca’ da konuşuluyor. bunu belki bilmiyorsunuz ama sayısı az olmakla beraber bu rumca konuşulan bir dil. memleketin en az 10 ili minimum 150 ilçesi köyleri siz hesaplayın bu dili hala konuşuyor. kabul etsenizde etmesenizde konuşuyor. insanların konuşup anlaşabildiği bir dili duyup anlaması güzel birşey değilmidir. siz ne kadar anlamasanızda bu ülkede onlarca etnik dil hala konuşuluyor. Anladınızmı dinleyenler

Mustafa Sıtkı Atmaca: Eğer bu haber doğruysa çok sevindiğimi söyleme-­‐ liyim. Çünkü ben ve çevrem Romayika (Karadeniz Rumcası) dilini anadil sevi-­‐ yesinde konuşuyoruz. Dilimizin kaybolmasını istemiyoruz. Devletimize bu konuda yaptığı katkılardan ötürü minnettarız. Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla hazırlanmış bir belgesel de var ‘Romeyika’nın Türküsü’. Yani bu çalışma bir ilk de değil.9

Bölgede konuşulan Rumcanın Türkçe ile teması herhangi bir bilimsel çalışmaya konu olmamıştır. Ancak genç kuşağın artık konuşamadığı ve Birleşmiş Milletlerin “yok olmakta olan diller” sınıfına soktuğu bu dilin yakın zamanda artık konuşurunun kalmayacağı ön görülmektedir. Türkçe başta olmak üzere Lazca ve Farsçanın bölgede konuşulan Rumca üzerinde etkilerinin olduğu söz varlığından anlaşılmaktadır. Konuşma dilinde cümlelerde geçen söz varlığının neredeyse yarısı Türkçedir. Yüreğine Sor filminde söylenen Ela ela leose şarkısı bölgede konuşulan Rumcanın gittikçe Türkçeye evrildiğini göstermektedir. İki dilli topluluklarda bu durum (kod kaydırımı) normal karşılanmaktadır. Baskın olan dil, konuşuru gittikçe azalan dili sıkıştırmakta ve bazı kalıp ifadeleri daha çok folklor mahsulleri içinde ko-­‐ rumasına imkân vermektedir. Ela ela leose şarkısında da Türkçe ifadelerin hakim durumda olduğu arasında çok az bazı Rumca kalıp ifadelere yer verildiğini görmekteyiz.

ha olmasa olmasada bu sevdalık olmasa
haçan oldi olacak da seven seveni alsa

çikma sevduğum çikma ekoso kolaime
portikal ağacina ela ela leose duşuta ölecesun ekoso kolaime dayanamam acina ela ela leose

ha olmasa olmasada bu sevdalık olmasa
haçan oldi olacak da seven seveni alsa

imamun sakalları ekoso kolaime
eneyi dizlerune ela ela leose
bu uşak kurban olsun ekoso kolaime
o kara gözlerune ela ela leose

ha olmasa olmasada bu sevdalık olmasa
ha çan oldi olacak da seven seveni alsa

yaylaya gideyiken ekoso kolaime buldum bakir parasi ela ela leose gelme uşak peşume ekoso kolaime
yersun biçak yarasi ela ela leoseeo

ha olmasa olmasada bu sevdalık olmasa
ha çan oldi olacak da seven seveni alsa

E mukudiko paçi
As valo se kemençe Eboris çe xorevis
As kruğo se kemençe

Hem çisha hem lomer Do ğomar vari ğomar Yari ömrüm efaes Epare tim pşin tomar

To pois amo çitar Epadesa to mitar Epalalosa eğo Dzesome meto lidar

E hopşera hopşera Ksera en topos ksera Deyi krifas do eftas Eğo ulâ eksera

Ta maliyas lirisin Pison ata ibrişim Dzeson ata si ğulam Sire çe epar tim pşin

Ne tsugar çe ne alas İse aporo belas N’evris ke si to derdi Kamiya na mi yelas

Eğo krato to mular
Sirana ason yular

Anda nunizo sevdam Ruiz aso şerim xular

Trağodzia trağodzia Me to dzio kardiya Ander nabomen kozmos Uç eyelesa mia

Trabzon yöresinde konuşulan Rumcada sayılar beşe kadar Rumca, sonrakiler ise Türkçedir. Gün isimleri yine Türkçedir. Tonya’da konuşulan Rumca ile Of ve Çaykara’da konuşulan Rumca arasında farklılıklar çok fazladır. Tonya’da konuşulan dilde Türkçe unsurlar diğerlerine göre daha fazladır. Ayrıca Yunanistan’da konuşulan dil ile bölgede konuşulan Rumca arasında anlaşılabilirlik oranı neredeyse yok gibidir. Konuş fiili Uzungöl’de Türkçe kökenlidir ve ğonuşevo biçimindedir. Tonya, Of ve Çaykara’da ise kalaçevo veya sindişeno şeklinde kullanılır. Modern Yunancada ise “Konuşuyorum.” anlamında mileo kullanılır. Uzungöl’de ela as ğonuşevuma “Gel konuşalım.” demektir. Uzungöl’de İberis asdo horafin bola yeralmasiya e birame. Of’ta Aso horaf iperis pola kartofa e pirame “Geçen yıl tarladan çok patates aldık.” demektir. Sosbidin do zuliyan eşis (Uzungöl) // so spit ntoduliya ehis (Of) “Evde ne işin var?” örneklerden de anlaşılacağı gibi bölgede konuşulan dil köyden köye değişiklik göstermekte olup anlaşılabilirlik oranı çok zayıftır. Trabzon ili Çaykara ilçesi Karaçam köyünden (eski adı Ogene) Salih Ka-­‐ ba’nın Türkçeyi kullanımı aşağıdaki metinde görülmektedir. Salih Kaba yörede kullanılan Rumcayı da konuşan biridir.

^ne bilecâu[k] / eski havalar / ne yaBalı°m / şimdi rus^Burai ki istila: yapti / haman yola başladi / yola başladuk milet yıküni / çahşurduk Garı erkek / yı°kûni habu yola / bilduumuz / o sira: çikti habu yol / akşam gün-­‐ lumiz da venırdi / sora efendi şeymiz da verurdi / şey u:n da verurdi bize
/ o sira bi boGluk sokti rus buriyâ / adamakıli / ama kalduğj kadar / iki
sene kaldi fazla kalduu yok / bir sira habu / Düzülmüş iduk burdan tak Dere başiyâ kadar / hep / bu köy aşai köy bilmem felan bu şura bura / Bi da baK-­‐ tuj^arabalar / ustinnen aşa: geliyer / ama o / at arabaları urğun derduk onlara / Dört tekerli arabalar / millet şaş kaldwulan bunlar nedı°r / da: gör-­‐ düğümüz yok n’ewaraba n’ejüş bi şe / Diküduk ha bu me°şeden o yan-­‐ dawıduk / baxacau[k] ka:fırlar / üstümüze ha olan g’aurlar / basti ba:rdiler bize / çal*şün / niye döndünüz seyre / Bir tane varwidi / laobi Gamisie / o Baırdıwolan eşşek^oli eşek G’aur dedi dür bunları daha görmedi
/ hele bi görsünler / seyretsünler / galip gidene kadar / sen rusya^abat mi
ediyersün / ondan sora o seksen arabajidi / yukli / ustinen aşaa Gâldiler awböle Ga:ldi geştiler / û:n gün sora tekrar altından yokarj onlar döndi yo-­‐ kari / rizeden batumdan de°ndi / batum onlarün idiwgi°ne / ordan

yüklediler ersak Geldiler erzürûme // ey Disem san^abu meşelere / alcay geçinduk kışa girmeduk haburıyâ / habu gördüğün urmanı olduu kimi7 hap dol^idi / hap insan / gurjnuz ateş yakmazdu[k] / gece yakardufk] / ye-­‐ meklerimizi Bişirürdü[k] / günrjuze kalurdu[k] / saba[h]tan eFendi hazir yemek yerdü[k] ta gizlin dururdu[k)

LAZCA

Lazlar, tarih boyunca yaşadıkları topraklarda devlet kuramamış, varlıkların değişik devletlerin idaresinde sürdürmüş bir halktır. Kendilerine ait dilleri olan Lazlar, kültürleri, gelenekleri ve yaşam biçimleriyle de coğrafyalarındaki diğer toplumlardan farklı duran bir halktır. Bu özelliklerinin dışında yine tarihten gelen farklı bir özelliğe daha sahiptirler. Tarih bo-­‐ yunca idaresi altında oldukları devletlere itaat etmiş, başkaldırmamışlardır. Lazca hakkında yeterli çalışmaların yapıldığı söylenemez. Kafkas dilleri grubunun Güneybatı Kafkas dil ailesi içinde Lazca ile birlikte Gürcüce, Svanca ve Megrelce de bulunmaktadır. Lazca bu diller arasında Megrelceye daha yakındır. Zancadan zaman içinde ayrılıp iki ayrı dil haline gelen Lazca ve Megrelce antik Kolheti kültürünün günümüzdeki mirasçıları ve temsilci-­‐ leridir.
Tarih boyunca yazılı ölçünlü bir dile sahip olamayan Lazca için alfabe oluşturma çabalarının 1920 yılından itibaren başladığını söylemek mümkündür. 1929 yılında Mçita Murunjxi adlı dergide Latin harflerine dayalı Lazca için oluşturulan bir alfabenin kullanıldığını görüyoruz. 1935 yılında Abhazya’nın başkenti Sohumi’de ilkokul öğrencileri için Alboni adında Lazca alfabe kitabı yayınlanır.

Türkiye’de Lazca üzerine araştırmalarıyla tanınan ünlü dilbilimci Georges Dumézil araştırmalarını 36 harflik çeviri-­‐ yazı işaretleriyle neşretmiştir. 1937’de neşrettiği Contes Lazes isimli eserini oluştururken Arhavili Niyazi Ban’dan; 1967 de neşrettiği Documents Anatoliens adlı eserinde ise Arhavi Şenköylü bir gençten yardım aldığını belirtmektedir. 1984 yılında Fahri Kahraman ve Wolfgang Feuerstein Dumézil’in çeviriyazı sistemini esas alarak 35 harfli bir Laz alfabesi hazırlamışlardır. Alfabe 1993 yılında Türkiye’de ilk defa Ogni dergisinde kullanılmıştır. 2003 yılında Goichi Kojima ve İsmail Avcı Bucaklişi’nin birlikte hazırladıkları Lazca Gramer’de de Fahri Kahraman’ın alfabesinin bazı ufak değişikliklerle kullanıldığını görmekteyiz.

Türkiye’de dar bir bölgede konuşulmasına rağmen farklı diyalektlere sahip olan Lazca Rize’nin doğusuna doğru Çayeli’nden sonraki Rize’ye bağlı dört ilçe Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin Fındıklı ve Artvin’e bağlı Arhavi, Ho-­‐ pa ve Borçka’da konuşulmaktadır. Ayrıca Sakarya, Düzce, Kocaeli ve Yalova’nın bazı ilçelerinde Laz nüfusun ağırlıklı olduğu ve dillerini konuştukları bilinmektedir.

Lazcayı anadil olarak öğrenenlerin sayısı gittikçe azalıp yok olma sürecine girmiştir. Rize ve Artvin bölgesi dışında yaşayan Lazların İkinci kuşakları Lazca konuşamayıp sadece anlamaktadırlar. Üçüncü kuşak Lazlar ise artık hiç Lazca bilmemektedirler. Rize ve Artvin yöresinde yaşayan yeni nesil de neredeyse hiç Lazca öğrenmemekte ve bilmemektedir. Özellikle iletişim ve bilişim teknolojisinin gelişip köylere kadar girmesi dil kullanımının alanını çok daraltmış olup bundan Lazca da fazlasıyla etkilenmiş-­‐ tir. İnsanlar sosyal, siyasal ve ekonomik kaynaklı gelecek endişesiyle çocuklarına Lazca öğretmemektedirler. Dilbilimciler bu gidişle Lazcanın birkaç kuşak sonra tamamen yok olacağının altını çizmektedirler. Yörede tarımla uğraşan yaşlı bir kadının dil kullanımı Türkçe karşısında Lazcanın nasıl bir gerileme içinde olduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

“E skiri çkimi! Sen şimdi alim yeri kapaniyursin da biz ne yapacağuz. Habu çayi kime satacağuz. Bi oğlum doylettedur feyda vamiğunan, bi oğlum kvaluna da inek otliyur. Kocam isinadadur. Tarlada çay purçuma oldi, sen elumdeki çayi almiyursin. E çku so bidat do neyapdlum?”

“E yavrum benim! Sen şimdi alım yerini kapatıyorsun ama biz ne yapacağız. Bu çayı kime satacağız. Bir oğlum devlettedir (oğlu askerde) bize fay-­‐ dası yok, bir oğlum Kfalunu’da (yer adı) İnek otlatıyor. Kocam dağdadır. Tar-­‐ lada çay purçuma oldu, (purçuma: Hiçbir işe yaramaz bitki yaprağı) sen eli-­‐ mizdeki çayı almıyorsun. E biz nereye gidelim, ne yapalım?”

Lazca konuşanların çoğu, bugün iki dillidir. B. Brendemoen’in işaret ettiği gibi, Lazların Türkçe konuşma biçimlerini etkileyen kuvvetli Lazca adstratuma rağmen “standart Türkçenin (buradaki) etki oranı batıdakinden daha güçlü gözükmektedir.12 Lazca için bir alfabe oluşturmaya yönelik son zamanlardaki çabalara rağmen, Türkçe yörede yazılı olarak kullanılan tek dildir. Vadiler ve köylerin birbirlerinden nispeten izolasyonları ve yüksek oranda Türkçe okuma-­‐yazma bilmemeden dolayı, sözlü gelenek esas olarak Lazca vasıtasıyla aktarılmıştır. Son altmış yıl gibi bir zaman dilimi içinde, halk türkü, destan ve masalları Türkçe olarak da oluşturulmuş ve aktarılmıştır. Diğer bir deyişle, yerel sözlü gelenek hem Lazca ve hem de Türkçede yaşar. Lazca konuşmanın hâkim olduğu bir bölgede, Türkçe sözlü geleneğin ortaya çıkması, bölgenin Türkiye’ye ekonomik entegrasyonu, nüfus hareketleri (göçmen işgücünün uzun geçmişe dayanan geleneği ve erkekler için askerlik hizmeti), medya aracılığıyla genel olarak dış dünya ile artan bağlantılar ve yalnızca Türkçe bilen yarıcıların, Lazca konuşan köylere gelmesinin bir sonucudur. Geçmişte nispeten az olan, Türklerle Hemşinlilerin evlilikleri de artmış ve bu durum da Türkçe halk şiirinin bölgede ortaya çıkmasında önemli bir faktör olmuştur.

Günümüzde böyle türkülerin söylenebildiği ortamlar azaldığı için, okumayazma bilen çevrelerde bu çalışmaları yazıya geçirmek, onları korumanın tek yoludur. Türkçe medya ve Türkçe popüler şarkı kasetlerinin yaygınlığı, Türkçe şiir yazımını da cesaretlendirmiştir. Lazca konuşulan bölgenin batı sınırını belirleyen Meìyatì Köyü’nün doğusunda kalan Laz köyleri, oldukları gibi yaşayan, genellikle dış dünyanın bilmediği yaygın bir Lazca halk kültürüne sahiptir. Dumézil tarafından yayımlanan değeri büyük Lazca materyallerden başka, Gürcistanlı araştırmacıların yayınları ve Wolfgang Feurstein’in çabaları, Lazca esas olarak günümüze kadar sözlü bir dil olarak yaşadığı içindir.

Macar araştırmacı İldiko Beller Hann Rize ve Artvin yöresinde Lazlar arasında söylenen Türkçe şiirleri derlemiştir. Aşağıdaki mani de ev yapmak için ağaç taşıma imecesiyle ilgilidir:

Ağaç gelir tıra tıra Kızlar gelir sıra sıra Kimi bozo kimi şira Hessa yassa yalessa
Yukarıdaki manide son mısranın Lazca türkülerde olması dikkate değerdir. Bu bölgeden derlenen, bu Türkçe folk materyali geleneksel düğün törenlerinde söylenmiş bazı düğün şarkılarını da kapsar. Yerel gelenekler-­‐ den biri, ‘enişte bağlaması’ olarak’ tanımlanan uygulamadır. Bu uygulama Pazar ve Ardeşen’in laz köylülerine yabancıdır, ama daha doğuda yaygın olduğu görülüyor. Kız evinde yapılan nişan töreninde canlandırıldığı belirtilir. Oynuyorlarken, damadın gruplar içindeki akrabaları, her isteği yerine getirmek zorunda olan kız annesinden her şey isterler. Sonunda kaynana, damadın başının çevresine bir örtü bağlar. Bu seremoniye eşlik eden şarkının Arhavi’deki versiyonu şöyledir:

Gelir mola gelmez mola! Tavuk gelsin tiramola!

Gelir mola gelmez mola Baklava gelsin tiramola!

Gelir mola gelmez mola Şekerleme gelsin tiramola!

Gelir mola gelmez mola Kayboldu mu verin mola!

Gelir mola gelmez mola Enişte gelsin tiramola!

Gelir mola gelmez mola Kaynana gelsin tiramola!

Gelsin gelsin vahahay! Enişte gelsin vahahay! Tutuşalım vahahay! Oynaşalım vahahay! Gelin nerde vahahay! Görülmuyor vahahay! . Gelse idi vahahay! Mendil gelsin vahahay! Beyazlansın vahahay! Karşıda kim var
Enişte Beride
Gelin vahahay!
Oy kaynana kaynana! Sana diyorum sana! Enişteyi bağladım!
Bir mendili örtsana! Yavaş yavaş oynayın! Teriniz kurumasın! Enişte ile gelin Oynarken yorulmasın! Oy enişte enişte, Yokuştedir yokuşte
Bu gece senin gecen,
Sevdalık budur işte

Yukarıda verilen örnekler, halk şiirinin önemli tamamlayıcılarıdır. Bunlar masallar ve fıkralarla birlikte, iki dilli bir bölgede Türkçe sözlü geleneğin ortaya çıkmasını gösterir. Tür ve konuda, bunlar, 1950’de başlayan dramatik ekonomik dönüşümden önce bölgenin geleneksel yaşam şeklinin unsur-­‐ larını akla getiren çok yerel ürünlerdir. Halk türkülerinin bu yeni tabakası, Hemşinliler ve Türkler gibi Lazca konuşmayan komşu gruplarla ve dış dün-­‐ ya ile etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olabilir. Yine de düşüncede yerel ürünlerdir. Lazca olarak üretilen eşdeğer folk materyallerini açıkça yansıtırlar. Modernizmin hücumundan önce Laz köylerinin özelliği olan düğün ve imece gibi sosyal uygulamalarla ilişkilidirler. Lazca folk materyal-­‐ lerin yok olmaya yüz tutması gibi bir süreç, daha yeni olan Türkçe yerel sözlü gelenekte de, ekonomik ve sosyal değişikliklerin hızlanan adımları sonucu olarak görülmektedir.

HEMŞİNLİLER

Hemşinli ifadesi son dönemde farklı bir etnisiteyi karşılamak için kullanılmaktadır. Kendilerini Hemşinli olarak adlandıran bu grup Rize ve Art-­‐ vin’in bazı ilçelerinde yaşamaktadır. Özellikle Hopa yöresinde yaşayan Hemşinlilerin dilleri ile Ermenicenin benzerliğinin fazla olması Hemşinli kimliğini Ermenilere bağlama çabalarını artırmıştır. Tarihi süreç içinde bölgedeki gelişmelere baktığımızda Gregoryen inancına sahip Türklerin
1461 yılındaki Osmanlı fethinden önce burada olduğunu bize göstermektedir.

Osmanlı Fethi içinde Hemşin’e ait tahrirleri gösteren defterler vardır. İlk tahrir defteri 153015, ikincisi 155416, üçüncüsü 1520-­‐156617, dördüncüsü 162618 tarihlerini taşırlar. 1530 yılına ait Fetihten 69 sene sonrasına ait bu kayıtlarda Hemşin nüfusunun % 38.1’ini Müslümanların, % 61.9’unu Gebran (gayrimüslim) ların oluşturduğu görülmektedir ki, bu Müslüman oranı çevredeki diğer kazalardan çok daha yüksek bir orandı. Tahrir Def-­‐ terlerinde yer alan bazı yer ve boy adlarından hareketle de bölgenin Osmanlı fethinden önce Türklerle meskun olduğunu görmekteyiz. Bu defter-­‐ lerde fetih öncesinden gelen Meydan, İncürlik, Çat, Başköy, Kuş ova, Kara Hemşin gibi günümüz Türkçesinde bile yaygın olarak kullanılan yer adları görülmektedir. Ayrıca defterlerde Peçenek, Hun, Kuman/Kıpçak, Uz (Oğuz), Hazar, Akkoyunlu Türk boy ve kavimlerine işaret eden yer adlan da bulun-­‐ maktadır. Bunlardan Hunvali köyü Hun Türklerine, Kumanan ve Tolaniç köyleri Kuman/Kıpçaklara, Tat köyü ve Tatos Dağı Peçenek başbuğu Tatos’a, Varoş Köyü Macarcaya Peçenek dilinden geçmiş olup Peçeneklere, Makrevis ve Makaliskirt köyleri Uz (Oğuz) boyundan Maklara ve Tepan Köyü Akkoyunlu boy birliğine dâhil bir taifeye işaret etmektedir.

Hemşin coğrafyası için yapılacak dağ, dere, tepe vadi gibi toponimi araştırmalarıyla bu listeyi daha da uzatmak mümkündür. Bu adların 1500’lü yıllarda Hemşin bölgesinde yer alması, fetih öncesinden beri o bölgede yaşayan insanların gerçek kimliklerinin nerelere uzandığını göstermesi bakımından önemlidir. İçerisinde Hemşin tahriri bulunan ve yukarıda tarihleri verilen defterlerden 1530 yılı haricindekiler mufassal defterlerdir. Mufassal defterlerde köylerdeki tüm hane sahibi adları yazılmıştır. Şahıs adlan tek tek okununca Gregoryen inancından dolayı aralarında çok sayıda Ermeni adları taşıyanlar bulunmasına rağmen oldukça çok da İslâm adı, İslâm öncesi Türkçe ve Acemce adlar taşıyanlar bulunduğu görülmektedir. Yalnız İslâm öncesi Türkçe ve Farsça olduğunu tespit ettiklerimiz ile bunların bulunduğu tahrir defterleri şöyledir. 1554 yılına ait Tahrir Defteri: Ağar, Ağarcihan, Ağamelik, Ağarmelik, Ağırcan, Ağırvaran, Arslan, Aslan, Asuman, Bahadır, Bahtiyar, Bostan, Cihan, Dolican, Gülagar, Hüsrev, İsfandiyar, Karaman, Kelağar, Ke-­‐ larslan, Kirman, Melikşeh, Mihman, Morcan, Rüstem, Solak, Şaduman, Velican, Toraman, Hemşin’den göç eden Gregoryenler arasında da Türkçe ad taşıyanlar bulunmaktaydı. Nitekim Ocak 1643 tarihinde Trabzon’a göç etmiş Ermeni olarak anılan Hemşinlilerden bazıları Cihan, Aslan ve Karaman adlarını taşımaktaydı. Anlaşılan sırf Gregoryen oldukları için bazı Hemşinlilerin Ermeni olarak adlandırılmasına rağmen başta Türkçe adlar olmak üzere Türk kültür izlerini korumaya devam etmişlerdir.

Hemşinlilerin Türklüğüne en önemli delil dilleridir. Tarihte ve hatırlanan bütün geçmişte bu coğrafyada Türkçe konuşulmaktaydı. Ermenice konuşan cüz’i bir grup vardıysa bile bunlar Elevit gibi münferit yerlerde birkaç aileden ibaret idi. Hemşin’deki Türkçe, halkın sohbeti, türküsü, atasözü, şakası, komşuluk ilişkileri hasılı hayatının her alanına nüfuz etmiş, çok yerleşik ve içselleşmiş bir Türkçedir. Bu dilin dağlık ve zor ulaşılır bu bölgede bu kadar yaygın ve derinlikli bir şekilde zorla ve sonradan öğrenilmesi ihtimal dışıdır. Kaldı ki bu öğrenmenin niye ve hangi tekniklerle sağlanmış olabileceğine dair itibar edilecek hiçbir tez yoktur. Demek ki bugünün Hemşinlileri Türkçe konuşan insanların ahfatlarıdır.

Tirebolulu H. Alparslan’ın 1339 (1923) yılında basılan Trabzon İli Laz mı Türk mü? adlı eserinde Hemşinlilerin nüfus ve yerleşim alanlarıyla ilgili bilgiler vermektedir: “Atina kazası, Atina, Hemşin ve Ardeşen nahiyelerinden oluşur. Bu kazadaki 102 köyden 33’ü Hemşin köyüdür. Oce, Şahinköy, Ortaköy, Bogina, Haçabit adlı köylerde Lazlarla Hemşinliler karışıktır. Atina Kazası’nda 17.100 erkek, 25.400 dişi vardır. Topu 42.500 kişidir. Bunun 24.000’i Hemşinli ile Derviş olup geri kalan Laz, Gürcü’dür. Hemşinliler dağ eteğinde, Lazlar oldukça deniz kıyısında oturur. Hopa Kazası’ndaki 57 oba ve köyden de 5’i Hemşin Türk köyüdür.20 Tirebolulu Alparslan’ın günümüzde “Doğu Hemşinliler” diye adlandırılan ve Türkçenin dışında ve uzağındaki Hemşinceyi kullanan Hopa Hemşinlilerini “Hemşin Türk’ü” diye nitelemesi dikkati çeker.

Erhan Gürsel Ersoy, Hemşinlilerin sayısını asıl Hemşinliler için 15.000, Hopa Hemşinlileri için 25.000, büyük kentlerde oturanlarla birlikte 50-­‐60 bin olarak vermektedir.21 Hemşinlilerin günümüzde üç temel grup oluşturduğu söylenebilir.

Doğu Hemşinlileri

Bu grup esas olarak Artvin ilinin Hopa ilçesi ile Borçka ilçesinin bazı köylerinde yaşarlar. Ancak Sakarya ili Kocaali bölgesi ile Karasu ilçelerinde ve Düzce ili Akçakoca ilçesinde de Hemşinli köyleri bulunmaktadır. Bir grup Hemşinli ise Gürcistan Batum’ da yaşamaktadır. Batum’da yaşayan grubun bir kısmı Kırgızistan ve Kazakistan’a sürülmüş, ancak son yıllarda Rusya’nın Krasnodar kentine yerleşmeye başlamışlardır. İlginç bir detay ise son yıllarda bazı Hemşinliler Krasnodar’a yerleşmiş olan akrabalarından gelin almışlardır. Bu gelinler hiç Türkçe bilmemektedir. Ama Hemşince konuşa-­‐ bilmektedirler. Son yıllarda ekonomik nedenlerle yaşanan göçlerle batıdaki büyük kentlerde de belirli bir Hemşinli nüfus oluşmuştur. Doğu Hemşinlileri Müslümanlaşmış olmakla birlikte dillerini korumayı başarmışlardır. Bu grubun konuştuğu dil Ermenicenin bir lehçesi olan Hemşin Ermenicesidir. Dillerinin Ermeniceyle bağının farkında olan Hemşinliler bunu “kız alıp vermiş olmak”, “bir süre Ermenilerle aynı yerde yaşamış olmak” vb. biçiminde açıklamaktadırlar. Son yıllarda kırılmakla birlikte bu konuda konuş-­‐ maktan kaçınmak gibi bir tutumları olduğu söylenebilir. Doğu Hemşinlilerinin dillerini koruyabilmiş olmalarının en büyük nedeni yüksek dağ yamaçlarında yaşamaları, hayvancılık ve yaylacılık yapmaları olsa gerek. Ayrıca yaygın olarak görülen iç evliliklerinde dilin korunmasına katkısı olduğu söylenebilir.

Batı Hemşinlileri (Baş Hemşinliler)

Bu grup esas olarak Rize’nin Hemşin ve Çamlıhemşin ilçelerinde yaşamaktadır. Ancak yöreye dağılmış köyler bulunmaktadır. Ayrıca büyük şehirlerde de belli bir Batı Hemşinli topluluk bulunmaktadır. Batı Hemşinliler Müslümanlaşmış ve artık Hemşince konuşmamakla birlikte güçlü bir kimlik bilincine sahiptirler. Hemşinli kimliği geleneksel giysilerinden, halk oyunlarına, yaylalarından, şenliklerine kadar birçok alanda belirgindir. Bunlar içerisinde en ilginç olanı halen Ermenilerin de kutladığı Vartevor Bayramıdır. Dilsel olarak ise günlük yaşam gereçleri ve yer adlarında Ermenice kelimelere yer verilmektedir. İbrahim Karaca’nın Hemşin adlı kitabında 450 civarında Hemşince kelimeye bulunmaktadır.22 Ancak bu kelimeler Türkçe konuşma içerisinde kullanılmaktadır. Yalnızca Hemşince kelimelerle konuşulamamaktadır. Batı Hemşin grubu kendi orijinal kelimelerini korurken, Doğu Hemşin grubunun konuştukları kelimelerde görülen bu değişimin sebebi; Doğu Hemşin grubunun yerleştikleri Hopa ve Kemalpaşa yörele-­‐ rinde Ermenilerden etkilenmelerinden kaynaklanmaktadır.

Hemşin Dili

Hopa civarında konuşulan Hemşin dili üzerine ayrıntılı araştırmalar yapılmamıştır. Ancak yapılmış sınırlı araştırmaların gösterdiği kadarıyla Hemşincenin Ermenicenin bir lehçesi olduğu ileri sürülmüştür. George Dumezil’in yaptığı çalışmalar bunun en açık belgeleri durumundadır. Hatta bazı araştırmacılara göre, Hemşincedeki bazı kelimeler yaşayan en eski Ermeniceye ait örneklerdir. Bu iddia ise yüksek yaylalarda yaşayan ve içine kapalı bir toplum olan Hemşinlilerin uzun süre hiçbir toplumla etkileşim içinde olmamasına dayandırılır. Hemşincenin tam olarak anlaşılabilmesi için birçok araştırmaya ihtiyaç duyulduğu ortadadır. UNESCO’ nun 2009 yılında 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre Hemşince kesinlikle tehlikede olan diller kategorisinde sınıflandırılmıştır.

Bölgede Türklüğün dışına çıkarılıp Ermeni bağlantılı Hemşin kimliğini oluşturmaya dönük bazı çalışmaların olduğu görülmektedir. Özcan Alper’in çektiği Momi isimli kısa film, ardından yine Özcan Alper’in ilk uzun metraj filmi Sonbahar, Vova grubunun geleneksel Hemşin ezgilerinden oluşan albümü, Yaşar Kabaosmanoğlu’nun Rakani albümü ve tabi bu albümlerin ortaya çıkmasından önce Kazım Koyuncu’nun Hemşince parçalara albümlerinde yer vermesi Hemşincenin ve Hemşinlinin görünür olmasına ve kendi üzerine düşünmeye başlamasına yönelik faaliyetlerden bazılarıdır. Tabiki bunlar tek başına bir dili yaşatmaya yeterli değildir. Hemşincenin Latin harfleriyle yazımı konusunda bir çalışma yapılmış, Hopa’da yayınlanmakta olan Biryaşam adlı dergide Hemşince hikâyeler yayınlanmıştır. Ayrıca Hemşinliler artık internette kurulan ağlar aracılığı ile Kuzey Hemşinlileri ile de iletişim ve etkileşim hâlindedirler. Bu faaliyetlerle Hemşin kültürünün yazılı hâle getirilmesi ve Hemşin kültürünün yazılı yeniden üretiminin önünün açılması hedeflenmiştir. Bu faaliyetlerle bölgede Türk milli bütünlüğünü sarsacak gelişmeler olabilir. Türk kültürünün içinde kendini gören yöre insanında Ermeni temelli Hemşinli kimliği oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Bugün ise Rize’de yaşayan Hemşinliler Ermenice kelimelerin bulunduğu Türkçe, Artvin’de yaşayanlar ise Ermenicenin bir lehçesi olan Homşetma dilini konuşmaktadırlar. Sebahattin Arıcı’nın Dambur Tarihi (Hemşin Purim Etimolojik Sözlüğü) adlı eserinde Hemşinli diye adlanan grubun kullandığı dilin tarihi ve çağdaş Türk lehçeleriyle çok yakın özellikler gös-­‐ terdiği biraz subjektif yorumbilgiler olsa da anlatılmaktadır.23 Bu yörede Ermenilerden kalma bir kültür olduğu doğrudur ama bunun ne derece belirleyici olduğu konusunda araştırmacıların ortak kanısı yoktur. Osman Kuyumcu’nun Türkçe’nin Hemşin Ağzı adlı yüksek lisans tezinde Rize Hemşin yöresinin şive-dil yapısı anlatılmıştır. Hemşin ağzına Türkçe dışındaki dillerin tesiri ile tarihi ve çağdaş Türk lehçelerinin özellikle de Kıpçakça-­eski Oğuz Türkçesinin nasıl ve ne kadar katkı vermiş olduğu ortaya konulmuştur. Hopa Hemşinlilerinin konuştukları dilin Ermeniceden farklı bir yapı taşıdığı Şerif Yılmaz tarafından belirtilmekte ve bu konuda bir sözlük çalışması olduğu bilinmektedir. Tuba Aslan Hemşinlilerde Sosyal Yapı ve Kültürel Kimlik adlı yüksek lisans tezinde Hemşinli diye adlandırılan topluluğun Türk milletinin ve kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koymuştur. Hemşinceyi Türkiye’de sadece Artvin Hopa Hemşinlileri konuşur. Bu dil esasen Ermenicenin onlarca diyalektinden sadece biridir. Hopa Hemşinlileri bugünkü Hemşin’den 1500’lü yıllarda göçmüştür. Sebepleri çok iyi bilinmese de; o tarihlerde göçen sadece Hopa Hemşinlileri değil bu-­‐ gün Rusya’da, Abhazya’da yaşayan Hamşetsi Haylar yani Hemşin Ermenileri de göçmüştür. 1450 li yıllara kadar Osmanlı din baskısı yapmamıştır. Çünkü o tarihlerde Osmanlı bölgede yoktur. 1461 de Pontus Rum Devletine son verilmiştir. Hemşin Ermenileri önce Samsun, Ordu, Trabzon gibi dağlık bölgelere kaçmışlar, daha sonra Rusya ve Abhazya’ya göçmüşler, bu süreç 1915 tehciri ile son bulmuştur. Hopa Hemşinlileri Lazlarla aynı tarihlerde 1600’lü yıllarda İslam’ı kabul etmiştir. Onlar da her Türk vatandaşı gibi kendini Türk hissetmektedir. Dillerinin Ermenice olduğunu yeni yeni öğrenmeye başlamışlardır. Bazıları bunu kabul etmez, fakat dil bilimine göre Ermenicedir. Rize Hemşinlileri ya bu dili unutmuşlardır ya da hiç konuşmamışlardır.
Hemşinli diye adlanan grubun kullandığı Türkçeye ait örnek metin
aşağıda verilmiştir.

ANLATAN: Hüseyin Şenocak, 74-­‐yaşında, çiftçi
DERLEME YERİ: Çamlıhemşin ilçesi/Aşağı Vice Mahallesi DERLENEN: Askerlik ve savaş anıları

ben bunda sevk oIdı°m, endı°m Aténéya, Aténéden şube reyisi beni Tîra-­‐ bizona sevk etti. Tirabizonde beş g’ün kaldıktan sora Azirsi beni Tîrabizona sevk_etti.. Tirabizonde beş g’ün kaldıktan sora Azir-­‐g’ana sevk oldı°m. Azirg’anda yedi ay durdı°m. hasta olub hastahan’iya duş-­‐dı°m,orden uç’ ay tâptilhaveyle memlâk’âtîmâ geri g’âldîm.’uç ay kaldikdan sora gidâmâdim; ağer kış memlâk’ât, ç’ok ağer kış ettuğunden gidâmâdîm, on beş g’ün sona gettim. burda karakol vaf di, karakola murâc’ât ettim: “gidemiyorum, kış dolaysiyle ‘kaldı°m.”

GÜRCÜCE

Günümüzde Gürcistan dışında, Türkiye, ABD, Fransa, İran, Azerbaycan, İsrail, Avusturya, Rusya Federasyonu ve İsveç gibi ülkelerde çok sayıda Gürcü bulunmaktadır. Ancak bugün bu ülkeler arasında Gürcistan dışındaki Gürcüler’in en çok bulundukları ülke Türkiye’dir. Gürcüler’in Türkiye’ye gelişi 1877‐78 Osmanlı-­‐Rus Savaşı ile hızlanmış ve 1921’de sınırın çizilmesi ile sonuçlanmıştır. Cumhuriyet dönemimiz boyunca, Türkiye’deki Gürcüler’in sayısı tam olarak belirlenmemiştir. Ayrıca 1,5 milyon gibi gösterilen bazı abartılı rakamlar da doğru değildir. Yapılan nüfus sayımlarında ana dili Gürcüce olanların sayısı şöyledir: 1950’de 72.604, 1955’te 51.982, 1960’ta
32.944 ve 1965’te 34.330 olarak görülmektedir.27 Ancak 1965 sayımında
48.976 kişi de ikinci dil olarak Gürcüceyi bildiğini belirtmiştir. Buna göre en yüksek rakam olarak 83.306 olarak kabul edilebilir.28 1965 nüfus sayımına göre bazı illerdeki Gürcüler’in sayıları Artvin’de 7.698, Ordu’da 4.815, Sam-­‐ sun’da 2.350, Giresun’da 2.029, Amasya’da 1.378, Bolu’da 1.543, Sakarya’da
4.535, Bursa’da 2.938, Kocaeli’de 2.755, Balıkesir’de 1.281, Sinop’ta 1.144,
İstanbul’da 849 ve Tokat’ta 412 olarak verilmiştir

Gürcüler kendilerine Kartvel(i), dillerine Kartuli ena, ülkelerine de Sakartvelo derler.29 Zanlar ve Zan dili tabirleri ise daha çok akademik kullanımda görülmektedir ve Megrelce (Mingrelce; Mengrelce) ve Lazcanın aslında ortak bir Zan (Tçani) dilinin iki kolu olduğunu göstermek için kullanılırlar.30 Modern Gürcü, Zan ve Svan dillerinin tarih öncesi dönemdeki ortak atası olan Proto-­Gürcü-­Zan-Svan dilinden sırasıyla Svanca, Gürcüce ve Zanca ayrılıp oluşmuşlardır. Gürcüce, Zanca ve Svanca dilleri arasında ter-­‐ cümansız anlaşmak mümkün değildir.31 Bu şekilde Gürcü kelimesinin Gürcüce söylenişinden türemiş olan Kartvel etnik ismi (etnonimi) özelde Gür-­‐ cüleri, daha geniş kullanımda ise Gürcüleri ve onlarla akraba olan Zan ve Svan halklarını kapsar. Kartvel tabiri otomatikman Gürcü (Kart) faktörünü vurgulaması ve Zanlarla Svanların Gürcülerden farklı halklar olduğu duru-­‐ munu yadsıması sebebiyle nötr bir tabir olmamasına rağmen ilgili uluslararası literatürün bir bölümünde ve özellikle Gürcistan’daki gündelik resmi ve sosyal hayatta yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Kartveller (fiiliyatta Gürcüler) hakkındaki çok sayıda araştırmaya rağmen Zanları ve Svanları doğrudan ele alan araştırmaların sayısı azdır.

Kartvellik kavramı, Türkiye’deki Lazlar ve (Müslüman) Gürcüler açısından da problemlidir. Türkiye’de yaşayan Lazlar, Kartvel tabirine Gürcülüğü; Gürcüler ise Hıristiyan Gürcülüğü vurguladığı gerekçesiyle muhalif bir algıyla yaklaşmaktadırlar. Türkiyeli Gürcüler kendilerini nitelemede geleneksel olarak kullana geldikleri Çveneburi (bizden) tabirini Kartvel tabirine yeğlemektedirler. Gürcistan’daki Acarlar (Müslüman Gürcüler) arasında da Kartvel terimine aynı dini gerekçelerle mesafeli yaklaşılmaktadır. Bu tepkilerin ortak paydası, Gürcistan’ın bir devlet politikası olarak sınırları dışındakiler de dâhil olmak üzere Zanları ve Müslüman Gürcüleri Ortodoks Gürcüler hâline getirme çabaları yürüttüğüne dair yaygın kanı olarak gözükmektedir. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, Gürcistan’da yaşayan Ahıska ve Azeri Türklerinin de söz konusu Ortodoks Gürcüleştirme (Kartvelleştirme) dayatmalarından şikâyetleri bulunmaktadır. Ahıska Türkleri Gürcü yönetiminin kendilerini için doğrudan Türk ifadesini kullanmaktan kaçınarak, Meshet/Mesheti ifadesini kullanmaya devam etmesine tepkili gözükmektedirler.

Çok isabetli bir kullanım olmasa da Zanların ve Svanların Gürcülerin yakın akraba halkları olmaktan ziyade Gürcülerin alt-­‐grupları veya boyları olarak sayılması Gürcistan’da sadece resmiyette değil ana akım Gürcü akademiyasında ve popüler kültüründe çok sık rastlanılan bir durumdur. Zanların ve Svanların Gürcülerle akraba ama sonuçta Gürcülerden farklı halklar olduğunu kabul etmenin Gürcülük/Kartvellik bilincinin yaygınlığını ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü zedeleyeceğinden korkulmaktadır. Gürcü terminolojisini aynen kullanan azınlıktaki bazı yabancı araştırmacılar da Zanları ve Svanları Gürcülerin alt grubu olarak saymaktadırlar. Buna karşın, daha fazla sayıdaki yabancı araştırmacı Zan ve Svan dillerinin Gürcüceyle aynı protokökenden gelmekle beraber ayrı diller olduğunu kabul etmektedirler. Gürcüleşmeye karşı direnç Megreller ve Svanlar arasında düşük düzeyde gözükmektedir, ancak özellikle Nugzar Dzhodzhua gibi Megrel milliyetçiler sosyal açıdan marjinal düzeyde de olsa Megrellerin Gürcü olmadığını hatırlatmaya devam etmektedirler. Svanca ve Zancanın doğu kolu olan Megrelce günümüzde Gürcücenin etkisinde asimile olarak kaybolmak üzeredir. Ancak, ana akım Gürcü dilbilimcilere göre bu durum farklı dillerin asimilasyonu değil, Gürcücenin kendi içindeki farklı lehçelerin erimesi durumudur. Gürcü, Zan, Svan dilleri içinde sadece Gürcüce yüzyıllardan beri sistemli bir yazı dili ve resmi dil imkânlarına sahiptir.

Güney Kafkas dilleri için Kartveli diller de denilmektedir. Ancak buna başta Türkiyeli Lazlar olmak üzere çeşitli dilbilimciler de karşı çıkmaktadırlar. Söz gelimi Laz aydınlarına göre; Gürcü resmi tarih tezleri Lazları ve Megrelleri, Gürcülerin (Kartveli) bir kolu saymaktadırlar. Lazca, Megrelce, Gürcüce ve Svancanın dâhil olduğu dil ailesi bu milliyetçi görüş tarafından Kartveluri yani Gürcü dilleri grubu olarak adlandırılmaktadır. Lazlara ve dilbilimcilere göre; bir dil ailesi içindeki bir dilin o dil ailesinin adı olamayacağına ilişkin dilbilimsel görüşe karşın bu tez günümüzde de savunulmaya devam etmektedir ve bu asimilasyonist bir çerçeve ile Gürcistan aracılığıyla filolojiye sunulmaktadır. Gerçekte Gürcü resmi ideolojisine bağlı olmayan dilbilimciler adı geçen dilleri bağımsız ve kendi başına bir olduğu konusunda şüphe dahi etmemektedirler.

Türkiye’de konuşulan Gürcücede, Gürcüce için alışılmamış sözdizimsel yapılar göze çarpmaktadır. Örneğin fiil çekimlerinin birinci serisinde öznenin eden durumunda olması, geçişli fiillerde tümlecin her zaman yalın durumda bulunması gibi. Türkiye Gürcücesi, 400 yıldan fazla bir süredir ya-­‐ bancı bir dilin etkisinde yaşamakta ve belli ölçülerde kendine özgü bir biçimde gelişmektedir. Bu durum Gürcücenin Türkçeleşmesine yol açmıştır. Türkçenin etkisi belirli ölçülerde sözdizimi ve kelime hazinesinde de ken-­‐ dini göstermektedir; ancak bu etki her alanda gözle görülür türden güçlü değildir. Türkiye Gürcücesinin, içine düştüğü güçlüklerde varlığını ve özgün halini oldukça iyi bir biçimde koruduğu, temelde eskiye özgü öğelerin Türkçenin etkisinden daha güçlü olduğu söylenebilir.
Genelde tarihsel süreç içinde Gürcüler, komşu uygarlıklardan ve işgale uğradıkları uluslardan etkilenmişlerdir. Çok kültürlü ve sürekli akın ile işgaller altında kalan Kafkas coğrafyasında bu etkilenme doğaldır. O nedenle birçok doğrultuda olduğu gibi dil üzerinde de etkileri olmuştur. Nitekim bazı sözcükler değişik kültürlerle benzerlikler göstermektedir. Bu etkileşim daha çoğu Kafkasya üzerinde etkili olan Türk kökenli kavimlerle olmuştur. Müslümanlığın kabulü ve Osmanlı egemenliği döneminde bu etkileşim daha da artmıştır. Cumhuriyet döneminde ise Türkiye’deki bütünleşmiş yaşantı ile orantılı olarak benzer motifler daha da azalmış ve Türkçe sözcükler benimsenmiştir. Bu, şahıs ve yer adlarına kadar her alanda görülür.
Türkiye Gürcüleri arasında Türkçe yanında, kendi aralarında ikinci dil olarak Gürcüce de yaşatılmaktadır. Ayrıca yine kendi aralarında özel aile ad ve lakapları da kullanılmaktadır. Örneğin Pançize, Kurdikize, Meshaze, Soykaze, Kurikize, Obnize vb. Eski özel aile tanımlamaları da yaşatılmaktadır.

Yine mahalli olarak bazı yörelerde Gürcüce olarak verilmiş olan yer adlarına da rastlanmaktadır. Ancak şehirleşme sürecinde ve evlenmeler dolayısı ile bu etkiler giderek azalmaktadır.

Kafkasya tarihinde Gürcüler, çeşitli kavimler arasında en çok Türk kökenli (Hun, Oğuz, Kıpçak, Malkar, Azeri ve Osmanlı) kavimlerin etkisinde olmuşlardır. O nedenle birçok sözcük benzerlikleri, kırılmalarla karşılıklı kültürlerde yer almıştır. Örneğin Gürcü dilinde a,e,i,o,u gibi sesler varken, Türkçedeki ı,ö,ü gibi sesler yoktur. Bu bakımdan, Türkçe veya başka dillerden Gürcüceye geçen sözcüklerdeki ı,ö,ü sesleri i,o,u seslerine dönüşmüştür. Genelde Gürcüceye geçen sözcüklerin sonuna i sesi eklenmektedir. Bu yaklaşımla, bugünkü Gürcü dilinde yaşayan Türkçe sözcüklere örnek olarak şunları verebiliriz: Aslan (aslani), bayrak (bayragi), ark (arkhi), tütün (tütüni), ocak (ocahi) vb. Bu tip örnekler doğal olarak daha da çoğaltılabilir. Yine Türk kavimlerinin çeşitli eşya adlarının da Gürcü dili ve kültüründe yer aldığı görülür. Bunlarla ilgili bazı örnekler olarak; tabanca (tambaça-­‐dambaça), düğme (dukme-­tokma), kalpak (papak), düdük (duduki) vb. verebiliriz.

Share
#

SENDE YORUM YAZ

7+3 = ?